Olgunluk yıllarında Cioran, sorgulamasını iyice uca taşıdı. Felsefe ve karamsar düşünce çoğu zaman ölümün etrafında dönerken o, gözden kaçan başka bir ana baktı: doğuma. Ona göre insanın asıl trajedisi öleceği değil, kendi isteği dışında bu dünyaya gelmiş olmasıydı.
Asıl Felaket: Doğum
Felsefe tarihi ölümü genellikle bir son, bir bilinmezlik ya da korku kaynağı olarak ele alır. Cioran ise ölümün sanıldığı kadar büyük bir felaket olmadığını, asıl felaketin çoktan yaşandığını söyler: doğduğumuz an. Ona göre doğum, telafisi olmayan ilk felakettir. Hayat boyunca yaşadığımız hayal kırıklıkları, acılar ve yenilgiler de bu ilk haksızlığın uzantılarıdır.Cioran hiç doğmamış olmayı dilerken romantik bir sitem etmez. Var olmanın gereksizliğini, evrenin büyüklüğü karşısındaki küçüklüğümüzü soğukkanlı bir dille anlatır. Doğan insan zamanın ve mekânın içine sıkışır. Yaşamak, ona göre biraz da doğmuş olmanın açtığı boşluğu doldurmaya çalışmaktır.
Kitap, önceki aforizma kitapları gibi kısa parçalardan oluşur. Ama burada genç Cioran’ın öfkesi neredeyse tamamen dinmiştir. Sayfalarda uykusuz geceler, çocukluk köyünün hatırası, yaşlanmanın getirdiği yorgunluk ve dostlarla geçen sohbetlerden kırıntılar dolaşır. Ton alaycı ama sakindir. Sanki altmış yaşını geçmiş bir adam, ömrü boyunca düşündüğü tek bir soruyu son kez, bütün yönleriyle evirip çevirmektedir.
Bu fikirlerin kökleri yalnızca Batı felsefesinde değildi. Cioran, Buda’nın öğretisine, Hint düşüncesine ve dünyayı kötü bir yaratıcının eseri sayan eski Gnostik akımlara uzun yıllar ilgi duydu. 1969’da yayımlanan Yeni Tanrılar: Kötü Demiurgos (Le Mauvais Démiurge) bu ilginin izlerini taşır. Bu geleneklerde doğum çoğu zaman kutlanacak bir şey değil, insanı acı çarkına bağlayan bir başlangıç olarak görülür. Cioran bu sezgiyi kendi alaycı ve keskin diliyle yeniden yazdı.
Yine de bu tespit onu melankoliye ya da hareketsizliğe sürüklemedi. Durumu kavramak tuhaf bir hafiflik de getiriyordu. Doğum bir hataysa ve hayatta yerine getirmemiz gereken evrensel bir görev yoksa, toplumun beklentileri ve hırslarımız da ağırlığını yitirir. Varoluşun ironisini görmek, insanı dünyanın sahte ciddiyetinden kurtarır.
Bir Düşünce Olarak İntihar
Cioran’ın en çok yanlış anlaşılan yanı intihara yaklaşımıdır. Metinlerine dışarıdan bakınca intiharı öven bir çağrı gibi görünebilirler. Oysa Cioran için intihar bir eylem olarak değil, bir düşünce olarak önemliydi.En bilinen sözlerinden biri bunu iyi özetler: “İntihar fikri olmasaydı, kendimi çoktan öldürmüş olurdum.” İlk bakışta çelişkili görünen bu cümle, onun hayatta kalma biçimini anlatır. Cioran’a göre insan, en zor anlarda bile bir çıkış olduğunu bilmenin verdiği hisle dayanabilir. Bu düşünce ona kader karşısında bir tür özgürlük duygusu veriyordu.
Bu fikir yeni değildi. Dizinin ilk yazısında gördüğümüz gibi, yirmi iki yaşındaki Cioran da Umutsuzluğun Doruklarında’yı yazmasaydı yaşayamayacağını söylemişti. Gençlikte bir çığlık olan bu düşünce, yıllar içinde sakin, neredeyse ironik bir tefekküre dönüştü.
Cioran’ın gözünde asıl mesele o kapıdan çıkmak değil, açık olduğunu bilerek bu dünyada kalabilmekti. Hayatı mecburen katlanılan bir yük olarak değil, kendi tercihiyle sürdürdüğü bir şey olarak görmek ona nefes aldırıyordu.
Bu düşüncenin onun için ne anlama geldiğini belki de en iyi kendi hayatı gösterir. Bütün bu yazılarına rağmen Cioran o adımı hiç atmadı. Uzun bir hastalığın ardından, 1995’te Paris’te, seksen dört yaşında öldü. Hayatı boyunca intihar düşüncesiyle yaşadı ama bu düşünce onu hayattan koparmak yerine hayatta tuttu. Okurlarının çoğu da onun sayfalarında bir davet değil, garip bir yoldaşlık bulduğunu anlatır.
Tarihin Yanılsamaları ve Berraklık
Cioran bireysel varoluşu sorgularken tarihe de aynı sertlikle baktı. 1960’ta yayımlanan Tarih ve Ütopya’da insanlığın peşinden koştuğu ütopyaları, cennet arayışlarını ve ilerleme masallarını birer yanılsama olarak gördü. Kitabın ilk bölümü, Romanya’da kalan eski arkadaşı filozof Constantin Noica’ya yazılmış uzun bir mektuptur. Demir Perde’nin iki yanında yaşayan bu iki dost üzerinden, Cioran Doğu’nun ve Batı’nın birbirine benzeyen yanılgılarını tartışır. Ne komünist ütopyaya ne de Batı’nın rahat refahına güvenir.Ona göre tarih, insanlığı kurtarma iddiasındaki fanatiklerin ve hırslı liderlerin yol açtığı yıkımlarla doluydu. İnsanlık ne zaman “daha iyi bir gelecek” vaadiyle yola çıksa arkasında tiranlıklar ve yıkıntılar bırakmıştı. Tarih iyiye doğru ilerlemiyor, aynı hataları farklı kılıklarda tekrarlayan bir trajikomedi gibi dönüp duruyordu.
Cioran’ın bize bıraktığı belki de en değerli şey, yanılsamalardan arınmış keskin bir berraklıktır (lucidité). Sahte umutların uyuşturucu etkisine kapılmamayı, hakikatle göz göze gelmeyi önerir. Berraklık onun için bir teselli değil, kendine ve dünyaya karşı bir dürüstlük biçimiydi. Bu berraklık, insanı ideolojilerin ve kalabalıkların coşkusuna kapılmaktan koruyabilecek bir mesafe sağlar.
Son yıllarında Cioran giderek daha az yazdı. 1987’de yayımlanan Aveux et Anathèmes (İtiraflar ve Lanetler) son kitabı oldu. Kendini tekrar etmekten, söyleyeceklerini çoktan söylemiş olmaktan söz ediyordu. Bu sessizlik de onun düşüncesine uygundu. Hiçbir zaman bir sistem kurmamış, bir okul açmamış, takipçi aramamıştı. Geriye kısa, kırık, ama hâlâ insanın içine işleyen cümleler bıraktı.
Bugün Cioran dünyanın pek çok dilinde okunuyor. Türkçede de kitaplarının büyük kısmı yıllardır yayımlanıyor ve özellikle genç okurlar arasında sessiz ama sadık bir ilgi görüyor. Onu okuyanların çoğu, karamsarlığına rağmen ya da belki tam da onun sayesinde, bu metinlerde garip bir ferahlık bulduğunu söyler. Cioran hiçbir şey vaat etmez. Ama okuruna, kendi karanlığıyla göz göze gelmenin mümkün olduğunu ve bunun insanı küçültmediğini hatırlatır.
Hazırlayan: Gökhan Demir
Kolaj: İdil Yüksel
