etiketler

arşiv

Aforizmaların Kırık Aynasında: Parçalanmış Dil ve Çürümenin Estetiği

Yirminci yüzyılın ortasında Paris, varoluşçuluğun ve devrimci felsefe kuramlarının merkeziydi. Sartre, Camus ve Beauvoir Fransız düşünce dünyasının gündemini belirlerken, Latin Mahallesi’ndeki mütevazı otel odalarında yalnız yaşayan Rumen bir sürgün bütün bu moda akımlardan ve büyük sözlerden uzak duruyordu: Emil Cioran.
Cioran ne düzenli bir felsefe kurmak istiyordu ne de kitleleri peşinden sürükleyecek bir ideoloji sunmak. Felsefe metinlerinin uzun, ağdalı yapısından hoşlanmadı. Düşüncelerini sistemli kitaplar yerine kısa, keskin ve tek başına ayakta durabilen aforizmalarla, fragmanlarla dile getirdi. Bu ikinci yazıda Cioran’ın sistem felsefesine itirazına, ana dilini bırakıp Fransızcaya geçişine ve düşüncesinde özel bir yeri olan “çürüme” kavramına bakacağız.

Sistemlere Karşı Fragmanlar

Spinoza’dan Hegel’e uzanan klasik gelenek, evreni ve insan zihnini bütünlüklü bir yapı gibi kurmaya çalışır. Bu düşünürler için çelişki giderilmesi gereken bir pürüz, mantıktaki boşluk da kapatılması gereken bir gediktir. Cioran içinse dünyanın kendisi parçalı ve çelişkiliydi. Kaotik bir dünyayı düzenli bir sistemle açıklamaya çalışmak, ona göre hakikati çarpıtmaktan başka bir işe yaramazdı.

Uzun, adım adım ilerleyen metinlere güvenmiyordu. Sayfalarca süren akıl yürütmeler ona okuru ikna etmek için kurulmuş tuzaklar gibi geliyordu. Kendisi ise zihnine çakan şimşekleri, ani aydınlanmaları, krizlerden geriye kalan tortuyu kâğıda döktü. Aforizma onun için düşüncenin en yoğun hâliydi.

Bir aforizma yazmak taş yontmaya benziyordu. Cioran tek bir cümleye koca bir sistemin sarsıntısını sığdırabiliyordu. Metinlerindeki her parça kendi başına bir dünyaydı. Bir sayfadaki aforizma birkaç sayfa sonrakiyle çelişebilirdi, çünkü ona göre insan ruhu da sürekli değişen, kendi kendini yıkan bir şeydi. Sistemi reddetmek, düşünceyi kalıplardan kurtarmak demekti.

Bu tercihiyle Cioran, Montaigne’den Pascal’a, La Rochefoucauld’dan Chamfort’a uzanan Fransız ahlakçılar geleneğine yakındı. Bu yazarlar da insanı büyük kuramlarla değil, gündelik zaafları, kibri ve kendini kandırma biçimleri üzerinden anlatmıştı. Cioran’ın sonraki kitapları, özellikle 1952’de yayımlanan Burukluk (Syllogismes de l’amertume) ve 1973 tarihli Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne (De l’inconvénient d’être né), neredeyse tamamen bu kısa parçalardan oluşur. Okur bu kitapları baştan sona okumak zorunda değildir. Herhangi bir sayfayı açıp birkaç satır okumak, bazen bütün bir günü düşünmeye yeter.

Paris ve Yeni Bir Dil

Cioran 1937’de bir bursla Paris’e geldi ve ömrünün sonuna kadar orada kaldı. İlk yıllarda Fransa’yı bisikletle dolaştı, yol kenarlarındaki köylerde konakladı. Paris’te ise yıllarca öğrenci kaydını sürdürdü, çünkü bu sayede üniversite yemekhanelerinde ucuza yemek yiyebiliyordu. Bu düzen, kırk yaşına yaklaştığında artık öğrenci sayılamayacağı söylenerek sona erdi. Hiçbir zaman düzenli bir işi, bir kürsüsü, bir mesleği olmadı ve bunu bir tür özgürlük olarak gördü. 1960’tan itibaren de hayat arkadaşı Simone Boué ile birlikte, Odéon Sokağı’ndaki küçük bir çatı katı dairesinde yaşadı. Ziyaretçilerini burada, kitaplarla dolu dar odalarda ağırlar, Paris sokaklarında uzun gece yürüyüşlerine çıkardı.

Hayatındaki en büyük dönüşümlerden biri ana dili Rumenceyi bırakıp Fransızca yazmaya başlamasıydı. Anlattığına göre 1940’ların ortasında Normandiya kıyısındaki Dieppe’te Mallarmé’yi Rumenceye çevirmeye çalışırken birden bunun anlamsızlığını fark etti. Artık Rumence yazmanın kendisi için bir anlamı kalmamıştı. O günden sonra yalnızca Fransızca yazdı.

Bir yazar için ana dilini bırakmak, zihnindeki vatanı kaybetmek gibidir. Cioran içinse Fransızca, coşkunun ve taşkınlığın dili olan Rumenceye karşı bir sığınaktı. Kuralları sıkı, berrak ve soğukkanlı bu dil, içindeki öfkeyi süzdü, ona bir biçim verdi. Yıllar sonra bu dili bir “deli gömleği”ne benzetecekti. Tam da bu yüzden ona ihtiyaç duymuştu.

Fransızca yazmak onun için bir tür perhizdi. Sözlüklerin başında saatler geçirdi, kelimeleri bir kuyumcu titizliğiyle seçti. La Rochefoucauld ve Chamfort gibi klasik aforizma ustalarının üslubunu özümsedi. Rumencede bir tutku patlaması olan karamsarlığı, Fransızcada zarif bir biçime kavuştu. Acı ve umutsuzluk adeta kristalleşti.

Çürümenin Kitabı

1949’da yayımlanan Çürümenin Kitabı (Précis de décomposition), Cioran’ın Fransızca yazdığı ilk kitaptı ve bu dönüşümün en olgun ürünü oldu. Cioran metni dört kez baştan yazdı. Kitap ertesi yıl Fransızca yazan yabancı yazarlara verilen Rivarol Ödülü’nü kazandı ve onu Fransız okurlarına tanıttı. Bu, kabul ettiği neredeyse tek ödül oldu. Sonraki yıllarda kendisine verilmek istenen ödülleri birer birer geri çevirdi. Başarıyı ve şöhreti, eleştirdiği o sahte tesellilerden biri olarak görüyordu. Adının da söylediği gibi, insanlığın kutsal saydığı değerlerin, ideolojilerin ve inançların çürüyüşünü anlatır.

Cioran’a göre çürüme yalnızca bedensel bir bozulma değil, zihinsel ve toplumsal bir gerçekti. İnsan, varoluşun anlamsızlığından korktuğu için durmadan yeni dinler, ideolojiler, dogmalar yaratır. Bu dogmalar da er geç fanatizme ve şiddete varır. Bir fikre gözü kapalı bağlanan insan, onun uğruna öldürmeye de ölmeye de hazırdır. Cioran’a göre tarihin en büyük felaketleri kötülerin değil, “mutlak iyiliğe” inananların eseriydi.

Bu sert tavrın kişisel bir geçmişi de vardı. Cioran gençliğinde, 1930’ların Romanya’sında aşırı sağcı Demir Muhafızlar hareketine yakınlık duymuş, o yıllarda yazdıklarını sonradan derin bir utançla anmıştı. Fanatizme bu kadar yüklenmesinin ardında biraz da kendi geçmişiyle hesaplaşması vardı.

Çürümenin Kitabı, fanatizmin her biçimine karşı bir tür zihinsel arınma gibi okunabilir. Cioran soyut hümanizmi, tiranlıkları, dinin avuntularını, hatta ilerleme inancını tek tek masaya yatırır. Üslubundaki yıkıcılık, insanı sahte kurtuluş reçetelerine karşı uyaran bir panzehir gibidir. Ona göre hiçbir şeye körü körüne inanmamak, insanın hem katil hem köle olmaktan uzak durmasının bir yoluydu.

Bu yüzden Cioran’ın karamsarlığı, ilk bakışta göründüğü kadar umutsuz değildir. İnançlardan şüphe etmeyi öğreten, insanı kalabalığın coşkusundan bir adım geri çeken bir uyanıklık taşır. Gençliğindeki taşkın çığlıklar, Paris’te soğukkanlı ve keskin bir sese dönüşmüştü.

Hazırlayan: Gökhan Demir
Kolaj: İdil Yüksel

konu dükkân

konudukkan.com

her hafta bir konu.

arşiv.