Yirminci yüzyıl düşüncesi büyük sistemler kuran, dünyayı akılla açıklayan, insanlığa aydınlık bir gelecek vaat eden filozoflarla doludur. Bu iyimser yapıların hemen yanında ise karanlıkta durmayı seçen, sistem kurmayı reddeden aykırı bir ses yükselir: Emil Cioran.
Rășinari’den Bükreş’e
Cioran 1911’de, Karpatların eteğindeki küçük bir köy olan Rășinari’de, Ortodoks bir rahibin oğlu olarak doğdu. Köyün çevresindeki tepeler, bahçeler ve sokaklar onun belleğinde hep bir cennet olarak kaldı. Yıllar sonra bile çocukluğunu hayatının gerçekten mutlu tek dönemi olarak anacaktı. Kendi anlattığına göre köyün mezarcısı ona mezarlıktan çıkan kafataslarıyla top oynamasına izin verirdi. Ölümle bu kadar erken ve bu kadar sıradan bir şekilde tanışmak, sonradan yazacağı her şeye gizli bir gölge düşürdü. Bu cennet, on yaşındayken liseye gitmek için Sibiu’ya gönderildiğinde sona erdi. Cioran bu ayrılığı derin bir kopuş olarak yaşadı. Sonraki bütün yazılarında dolaşan o yitirilmiş yer duygusu belki de ilk kez burada filizlendi.1928’de Bükreş Üniversitesi’nde felsefe okumaya başladığında henüz on yedi yaşındaydı. Ders kitaplarından çok kendi seçtiği yazarlarla büyüdü. Schopenhauer’ın karamsarlığı, Nietzsche’nin yıkıcı sesi, Kierkegaard’ın kaygısı ve Dostoyevski’nin karanlık kahramanları onun asıl öğretmenleri oldu. Bükreş o yıllarda hareketli bir düşünce merkeziydi. Cioran da Mircea Eliade, Constantin Noica ve Eugène Ionesco gibi isimlerin içinde olduğu, kendine “genç kuşak” diyen bir çevrenin parçasıydı. Bu gençler eski kuşağın düzenli, akademik düşüncesinden sıkılmıştı ve yaşanan deneyimden doğan, tutkulu bir felsefe arıyordu. Cioran bu arayışın en karanlık ve en uç sesiydi. Üniversiteyi Bergson üzerine bir tezle bitirdi ama Bergson’un hayata duyduğu güveni hiçbir zaman paylaşmadı.
Uykusuz Geceler
Hayatının en büyük kırılması gençliğinde başlayan kronik uykusuzlukla geldi. Sibiu ve Bükreş’teki öğrencilik yıllarında zihnini günlerce, hatta haftalarca kapatamadı. Gece ile gündüz arasındaki sınır silindi.Cioran için uykusuzluk bir hastalıktan fazlasıydı, varoluşla arasındaki son perdenin kalkmasıydı. Başkaları her gece bilincin yükünü birkaç saatliğine bırakırken o hiç bitmeyen bir uyanıklığa mahkûmdu. Zamanın akışını her an, en çıplak hâliyle hissetmek zorundaydı.
Herkes için dinlenme olan gece, onun için bir işkenceydi. Sokaklarda tek başına dolaştığı, odasında duvarlara baktığı o uzun saatlerde tek bir soru zihnini kemirdi: İnsan neden var ve bu varoluş neden bu kadar acı verir? Cioran felsefesini kütüphanelerde değil, uykusuzluğun getirdiği o tekinsiz berraklıkta kurdu. Ona göre gerçek felsefe ancak uyuyamayanların, var olmaktan yaralananların çığlığı olabilirdi.
Bu dönem yıllarca sürdü ve Cioran’ın üzerinde silinmez bir iz bıraktı. Sonraki söyleşilerinde uykusuzluğu hayatının en büyük dramı olarak andı, ama aynı zamanda ona çok şey borçlu olduğunu da kabul etti. Uyuyabilen biri için her yeni gün bir tür yeniden başlangıçtır. Gece, dünü siler. Uyuyamayan biri içinse günler birbirine eklenir, hiçbir şey kapanmaz, hiçbir şey unutulmaz. Cioran’ın sonraki kitaplarında karşımıza çıkan o yorgun ama keskin bakış, bu kesintisiz uyanıklığın içinde biçimlendi.
Umutsuzluğun Doruklarında
İlk kitabı Umutsuzluğun Doruklarında’yı henüz yirmi iki yaşındayken, bu uykusuz gecelerin ve derin bir bunalımın içinden yazdı. Romence kaleme aldığı metin, bir felsefe kitabı gibi adım adım ilerlemiyordu. Aforizmalardan, öfkeli parçalardan ve lirik taşkınlıklardan oluşan, her an patlayacakmış gibi duran bir metindi.Yıllar sonra, bu kitabı yazmasaydı kendini öldüreceğini söyleyecekti. Yazmak onun için bir felsefe iddiası değil, hayatta kalmanın yoluydu. Acıyı kâğıda döktükçe intiharı erteliyordu.
Kitabın ilk bölümü lirizm üzerinedir. Cioran’a göre lirik olmak, insanın içinde biriken acının ya da coşkunun artık zapt edilemez hâle gelip bir biçim bulmak zorunda kalmasıdır. Bu yüzden kitap düşünceyi soğukkanlılıkla açıklamaz, onu adeta haykırır. Sayfalar boyunca yalnızlık, ölüm, delirme korkusu ve sonsuzluk karşısında duyulan baş dönmesi birbirine karışır. Genç Cioran kendini dünyaya ait hissetmeyen ama ondan kaçamayan biri olarak yazar. Okurken bir felsefe kitabından çok, bir gencin gece yarısı tuttuğu, kimseye göstermeyi düşünmediği bir günlüğü okuyormuş hissine kapılırsınız.
Bu sayfalarda neşeye, umuda, ilerleme inancına ve dinin sunduğu avuntuya sert bir dille yüklendi. Ona göre insan evrende tesadüfen ortaya çıkmış, anlamdan yoksun, yalnız bir canlıydı ve doğa onun acısına kayıtsızdı. Yine de bu karamsarlık bir teslimiyet değildi. Umutsuzluğun en dibinde tuhaf, lirik ve özgürleştirici bir başkaldırı vardı.
Acının Felsefesi
Geleneksel felsefe, kişisel duyguyu ve öznel acıyı çoğu zaman kenara iter. Hegel gibi sistem kurucular için bireyin trajedisi, tarihin ve aklın ilerleyişi içinde önemsiz bir ayrıntıdır. Cioran bu soğuk akılcılığa bütün varlığıyla karşı çıktı.Ona göre ateşi yükselmemiş, karanlıkta yalnız kalmamış, var olmanın utancını duymamış birinin felsefe yapmaya hakkı yoktu. Soyut kavramlarla kurulan sistemler, insanın gerçek acısını örten süslü yalanlardı. Bu yüzden kendini bir filozof olarak değil, yaralarını sergileyen bir tanık olarak gördü.
Hayatın anlamsızlığını savunurken bile bu anlamsızlıkta ironik bir güç buldu. Hayatın yüce bir amacı yoksa başarısızlık, yanılgı ve acı da bir trajedi değil, varoluşun sıradan bir parçasıdır. Cioran’a göre umutsuzluk, insanı sahte beklentilerin yükünden kurtaran bir kapıydı.
Belki de Cioran’ı bugün hâlâ okunur kılan şey tam olarak bu. Teselli vermiyor, ama okuruna yalnız olmadığını hissettiriyor. Gecenin bir yarısı uyuyamayan, kafasındaki soruları susturamayan herkes, onun sayfalarında kendi sesine benzer bir şey bulabiliyor. Cioran’ın karanlığı, okuru o karanlıkta bırakan değil, ona eşlik eden bir karanlık.
Hazırlayan: Gökhan Demir
Kolaj: İdil Yüksel
